|
Suni gübreye, kimyasal ilaca para bulamayan çiftçi doğal olarak organik tarım yapıyordu. Nazmi Ilıcalı bu potansiyeli kullanma yollarını el yordamıyla keşfetti, sosyal girişimci oldu
Lakabı "Organik Nazmi". Aslen edebiyat öğretmeni. Emekli olduktan sonra tam zamanlı çiftçilik yapmaya başlayan Nazmi Ilıcalı gönlünü organik tarıma vermiş. Yerli tohum türlerini toplayarak Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile mücadele ediyor. Kimyasal ilaçlar icat edilmeden önce zararlılarla yapılan mücadele yöntemlerini araştırıp buluyor, Erzurum ve çevresindeki çiftçilerini örgütlüyor. Evliya Çelebi'nin adını andığı keten tohumlu, ısırgan otlu peyniri üretmek için organik süt fabrikası bile kurmuş. Sırada engelli çocuklar için bir eko-köy var. Kısacası Nazmi Ilıcalı lakabını ziyadesiyle hak ediyor.
Organik tarıma giden uzun yolda attığınız ilk adım neydi? Türkiye'de çiftçinin para kazanması için örgütlenmesi gerektiğini fark ettim. Çiftçilerin üçte ikisinin arazi varlığı 50, Erzurum'daysa 20 dekarın altında. Maliyeti düşüremezseniz büyükler karşısında tutunamazsınız. 1.000 çiftçi bir araya gelirse o zaman iş değişir. Basit bir örnek vereyim. 600 çiftçiden süt sağma makinesi talebi geldi. Bunun üzerine internetten bu makineleri üreten firmaların listesini çıkarıp hepsine eposta attım. Pazarlıkla neredeyse yarı fiyatına aldım makineleri. Örgütlü çiftçi ucuza alır, ucuza kullanır ve kazanır.
Sonra? 2002'de Doğu Anadolu Tarımsal Üreticiler ve Besiciler Birliğini (DATÜBB) kurduk. Yapılması gereken ilk iş potansiyellerin değerlendirilmesiydi. Burası 2.000 metre rakımlı, karasal iklime sahip bir bölge. Çiftçilerin yüzde 90'ı fakirlikten kimyasal gübre alamamış. Hava soğuk olduğu için de topraklarımızda yabancı böcek olmamış, tarım ilacı kullanılmamış. Temiz ve bakir ama verim yok. Nasıl rekabet edeceksiniz? Organik tarımla şansımız artıyor. Dersimi iyice çalıştıktan sonra Birleşmiş Milletler Kalkınma Programına (UNDP) gittim. 633 çiftçiyle yaptığım sözleşmeli projeyi kabul ettiler ve çiftçinin organik tarım sertifika bedelleri karşılandı. Böylece Erzurum 2003'te organik tarımla tanıştı. İki yıl sonra da sertifikalar alındı.
İstanbullu sizin buğdayınızdan üretilen ekmeği yiyormuş galiba. Beş yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediyesinin organik ekmek çıkaracağını duyduk. Türkiye'de organik buğday üreten sertifikalı çiftçiler arıyormuş. Başvurduk, kabul edildi. Yılda 10.000 ton buğday sattık onlara. Burada 300 lirayken, 650-700 liradan. Çiftçi organik tarımı sevdi.
Biraz da AB destekli projelerinizden bahseder misiniz? Çiftçiyi eğitmek gerek. Organik tahıl yetiştiriciliğinin geliştirilmesi konusunda bir proje hazırladım. AB hibe fonundan destek aldım. Düşündüm ki, memlekette işsizlik had safhada, buradan İstanbul'a buğday gideceğine un gitsin de 5-10 kişiye iş imkânı yaratılsın. Organik un ve bakliyat işleme-ambalajlama projesiyle yine fondan yararlandım. Organik hayvan yemi üretimi ve gezici toprak analiz laboratuarı projelerim de AB'den destek gördü. Bir de organik süt fabrikası kurdum.
Otlu peynir fikri nereden çıktı? Türkiye'deki süt fabrikalarının hepsi beyaz peynir, lor, kaşar peyniri üretiyor. Kimsenin yapmadığını yapmalıyız diye yola çıktım. Evliya Çelebi, Seyahatname'nin 2. cildinin 214. sayfasında Erzurum'da keten tohumlu, ısırgan otlu peynir yediğini yazıyor. Burada bilen yoktu. Kars'ın Susuz ilçesinde 90 yaşında birini buldum sonunda. Birkaç kez nasıl yapıldığını anlattırdım, filme aldım. Denedik, sonuç başarılıydı ve fabrikayı kurduk. Sütlerin kaliteli olması için 15 tane de süt toplama merkezi kurdum.
GDO'lu ürünler çok tartışılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? İşin çaresi bağırıp çağırmak değil, icraat gerekli. Anadolu'yu yüzyıllarca besleyen yerli tohumlara sahip çıkmak lazım, öncelikle de buğdaya. Erzurum'un üç çeşit yerli buğdayı var: Zerun, kırik ve şigon. Türkiye genelinde 111 çeşit yerel buğday tespit ettim. Bunların tohumlarını Erzurum'da 200 dekarlık alanda yetiştirip piyasaya sunacağız. Türkiye'nin ilk organik tarım üretim merkezi için hazırladığımız bu proje ile BM'ye müracaat ettik. İşte GDO ile mücadele böyle olur.
"Organik Nazmi"nin ünü ne zaman dünyaya yayıldı peki? İlaç kullanmıyoruz ya, bitki hastalıklarına da çare bulmak gerekiyor. Çiftçiler sorunların çözümü için bana gelmeye başladılar. Tarım bakanlığına, üniversitelere sorduysam da cevap veremediler. Tam havlu atacağım sırada aklıma kimyasal ilaçların 1946'da icat edildiği geldi. Bu tarihten önce de ziraat yapılıyordu, bu hastalıklar vardı. Köylere haber saldım, 60-70 yaşlarındakilere babalarıyla dedelerinin zararlılarla nasıl mücadele ettiğini sordum. Cazip olsun diye her bir ilaç için bir çeyrek altın ödül koydum. Bir sürü reçete geldi. Bunları mühendislerime denet tim ve başardım. Bunun üzerine 2005'te Uluslararası Ekolojik Tarım Hareketleri Federasyonunun (IFOAM) Almanya'daki bir toplantısına çağrıldım. Orada alaycı bir tavırla bitki hastalıkları için ne kullandığımı sordu bir Alman. Ben de cevabını verdim. Dönünce aynı kişi brokoli köklerine musallat olan böceklerle nasıl mücadele edecekleri konusunda yardımımı istedi. Ben de "biz brokoliyi bilmeyiz ama patates köklerindeki böcekleri sarımsakla kovarız" diye yazdım. Yöntem işe yaramış.
Reçetelerin tamamı geleneksel yöntemlerden mi oluşuyor? Hepsi böyle. Mesela sürme hastalığı için tezek yakıldıktan sonra, tandırın külünün içine sönmemiş kireç atıp buğdayla karıştırarak ekermiş büyüklerimiz. Ya da peyniraltı suyuyla şap; sönmemiş kireçle göztaşı (hidratlı bakır sülfat) karıştırılıyor. Bunlar hastalıklara deva oluyor. Başka bir mektup da İtalya'dan geldi. Seralardaki tarla farelerine karşı ne yapmaları gerektiğini soruyorlardı. Ben de yine büyüklerimizin bir yöntemini anlattım: Çiğ yumurtayı güneşte kokutun. Ardından fare deliğinin içine dökün. Ta İtalya'dan teşekkür için buraya geldiler.
Devlet destekliyor mu sizin çabalarınızı? AB ve BM'den destek alıyorum. Dünyanın birçok ülkesinde sosyal girişimcileri destekleyen uluslar arası kuruluş Ashoka, 2005'te beni de listesine dâhil etti. Ama Türkiye'den herhangi bir destek görmüyorum.
Bundan sonraki projeniz nedir? Çalışmalarım için dolaşırken her köyde 5-10 engelli çocuğa rastlıyorum. Aileleri tarafından da dışlanan bu çocuklar köylerinden hiç dışarı çıkmamış, dünyayı tanımıyor. Bir eğitimci olarak yapabileceklerimi düşünürken Sabancı Vakfının engellilere yönelik girişimini duydum. 150-200 dekarlık bir eko-köy kurayım, psikologlar getireyim, sosyal aktiviteler yapayım ve bu engellileri topluma kazandırayım diye düşündüm. Başvurumuzu yaptık, kabul edildi. Bittiğinde Türkiye'deki ilk "engelliler eko-köyü" kurulmuş olacak.
Söyleşi: Nevra Yaraç
|